Türkiye’de Yayıncılığın Serüveni

Türkiye’de Yayıncılığın Serüveni

Türkiye’de Yayıncılığın Serüveni

Kitabın kokusu benim için önemlidir. Kitabı koklarım ve severim…

Yazı yazmak hiç kuşku yok ki bir iz bırakmak gayesinden doğar. Kültürün, maddi şartların, tekniğin, bilimin sürekliliğini yazıya borçludur insanoğlu. “Söz uçar, yazı kalır” denir… Doğrudur. Yazmak, sözün mührüdür. Sözün ve dilin, konuşmanın sesi varsa, yazının da hükmü ve kalıcılığı vardır.

Çok ilginçtir ki bu ikisi, yani söz ve yazı, bundan 500 yıl öncesine kadar bu kadar çok da ayrı şeyler olarak görülmüyordu.

Ortaçağ Avrupa’sında yazılı eserler sesli okunurdu. Bu adeta bir zorunluluktu. Bir kitabı elinize aldığınız zaman, onu, çevrenizdekilerin duyacağı şekilde sesli biçimde okumanız gerekiyordu. Bunun çeşitli nedenleri vardı elbette. Ama bunlardan en önemlisi, kitabın basım teknikleri ile alakalıydı. Kitap bir ekonomik ürün değildi. Kitle iletişiminde, çok dar bir yer kaplıyordu. Kitabın az olduğu, herkesin okuma yazma bilmediği dönemlerdi bunlar. Dolayısıyla bir kişinin sesli okuması da, dinleyen herkesi kitaba ya da yazıya ortak ediyordu.

Aynı dönemlerde İslam coğrafyası içerisinde de kitaplar hattatların kalemlerinden çıkıyordu. Bugün eşsiz güzellikte eserler olarak bir kültür hazinesi olan yazma eserler, aslında o günlerde kitap üretiminin geniş imkanlara sahip olmadığına işaret ediyordu.

Okur azdı… Yayın teknikleri gelişmemişti… Kitap, insan emeğiyle vücut buluyordu. Bu nedenle kitapların kopyalanması meşakkatli bir işti. Üstelik böylesi zorlu bir işin ardından kitap, pahalı bir ürün oluyordu. Ağaç oyma kalıplar 1500 yıl önce Çin’de doğmuştu. Dünyanın pek çok noktasında bu teknik uygulanıyordu. Hatta Avrupa, bu tekniği Araplardan almıştı. Ne var ki bunların hiçbirisi kitabı, bir ekonomik ürün haline getiremezdi, getiremedi de.

Yayın dünyasında, yazıyı bir ekonomik değere ya da kitle iletişimin odağı haline getiren şey, malumunuz, matbaacı Gutenberg ile başladı. Harfler metal kalıplarla buluştuğunda kitap daha seri ve daha ucuz olarak piyasaya sunulabildi. Modernleşme ile birlikte adım adım okuma yazma kültürünün yayılmasıyla birlikte bu iş tam bir sektör haline geldi. İşte kitap ve pazar kelimelerini yan yana getiren kırılma noktası bu iki temel değişim oldu.

Bugün bir kitap pazarından söz edebiliyorsak, ilk olarak işte teknik devrim ve ikinci olarak da okuma alışkanlığının kültür hayatına işlemesi sayesindedir.

Bu süreci neden anlattım? Sadece tarihi bir gerçeği sizlerle paylaşmak amacında değilim elbette. Amacım, bu süreç üzerinden Türkiye’deki kitap pazarına ilişkin olarak iki temel meseleyi gözler önüne sermek.

İlk nokta; doğrudan doğruya kitabın bir pazar ürünü olarak Türkiye’deki konumuyla-gücüyle ilgili. Türkiye’deki teknik altyapı, kitabı kitlesel bir ürün haline getirmekte zorlanmıyor. Bugün matbaacılık imkanlarımız, kaliteyi ve verimliliği sağlayacak düzeyde.

2015 yılında Türkiye’de 621 milyonu aşkın kitap üretildi. 56 bini aşan başlıkta, hemen her konudaki kitap, piyasadaki yerini aldı. Özellikle edebiyat, teknoloji ve uygulamalı bilimler, tarih, eğitim ve din konularındaki kitaplara yoğun bir talep var. İfade ettiğim bu konulardaki kitapların ağırlıklı rolü bulunuyor sektörde. Ayrıca 6000 kitabevi, 150 dağıtım şirketi kitabı okurla buluşturuyor. 2016 yılı rakamlarını merakla beklediğimizi de belirtmeliyim!

Altyapı konusunda yapılan yatırımlar da sektördeki adımlarımızı sağlıklı bir şekilde atmamızı sağlıyor. Yayınların sağlıklı bir şekilde tasnifi ve takibi için 2007 yılında kurulan online ISBN sistemi, sektörün dinamiklerini daha iyi görmemizi sağladı.

Kentleşme, genç nüfus ve iş yaşamında giderek artan uzmanlaşma ile birlikte sosyal yaşamdaki zenginleşme kitaba o ilgiyi daha da artıracak. Ama hâlâ bu konuda ciddi sıkıntılarımız var. Belki de bunların en başında okuma alışkanlığı geliyor. Ülkemizde 2105 yılı itibariyle kişi başına düşen kitap sayısı 8,1. Bu rakam gelişmiş ve bazı gelişmekte olan ülkelere göre çok az.

Dolayısıyla Türkiye’de kitabın kitle iletişiminin ayrılmaz bir parçası yapan yazar-yayıncı-okur arasındaki zincir, yeterli bir sayıyla (yani pazar büyüklüğüyle) desteklenemiyor. Matbaanın icadını tamamlayan okur kitlesindeki artıştı. Bir yandan kitap ucuzlarken, diğer yandan da okuma yazma oranı artıyordu. Kitabı ekonomik bir sektörün parçası yapan süreç buydu. Bugün okur sayısı konusunda, Türkiye’deki problemler aşılmayı bekliyor.

Türkiye’deki kitap pazarına (ve genel olarak dünya kitap piyasasına) ilişkin olarak öne çıkan ikinci nokta da şu… Bugün 500 yıldan uzun bir süre önce (1450’de) Gutenberg ile yaşanan değişime benzer bir gelişmeye şahit oluyoruz.

Kitap, artık elektronik dünyanın bir ürünü olma yolunda. Mürekkep, kâğıt, kalem ortadan kalkmadı elbette. Onlar da olacak. Ama şunun altını da özenle çizmek gerekiyor.

Kitabı internetle, elektronikle, yeni bir kitle iletişim yöntemiyle buluşturabilen yayıncılar, yeni denizlere yelken açacak. E-kitap gerçeği, yayın hayatımızın ve sektörün geleceğini belirleyecek. Bu sektörde ayakta kalmak, küresel rekabette “ben de varım” diyebilmek buna bağlı.

Bugün Türkiye’de e-kitap (genel olarak e-yayın) pazarı, gelişme yolunda ilerleyen ama henüz yeterli güce de erişememiş bir niteliğe sahip. 2015 yılında 10 bin e-kitap yayınlandı. Ama daha yürümemiz gereken çok yol var.

Ben öyle düşünüyorum ki uluslar arası fuarlar küresel çaplı organizasyonlar da bu konuda yayın dünyamızın temsilcileri için bir deneyim kazanma vesilesi oluyor. Zannediyorum ki küresel eğilimlerin ve teknolojik yenilikleri buralarda takip edebiliyor, gereken dersleri çıkarabiliyoruz.

Osmanlı’daki ilk sistemli matbaacılığı getiren İbrahim Müteferrika, denizciliğin geliştirilmesi için Katip Çelebi tarafından yazılan bir kitabı (Tuhfet-ül Kibar fi Esfar el-Bihar’ı) yayınlamıştı.

1729 yılında yayınlanan bu kitapta Katip Çelebi; “bugün de önemli olan gafleti koyup yine elden geleni yapmaktır” diyordu. Bizler de sektörün geleceği ve gelişmesi adına gafleti bertaraf edip, elden gelenin en iyisini yapmak zorundayız.

Münir Üstün Eğitim Dünyası Sayı: 4 Sonbahar 2016

Rating:

comments powered by Disqus